”Bir Savaş sona erdiğinde, insan hem kendisinin, hem de dünyanın ne kadar yaşlandığını unutur”
Bu kitap 1944 yılında yazılmış ama 1985 yılında basılmış. Nedenine ve yazılma hikayesine gelince…
Graham Greene, 1985 yılında bir yayınevinden bir mektup almış. ”Kırk yıl önce yazıp, Hollywod’a bıraktığınız bir senaryo var. Onu gözden geçirin ve eğer kabul ederseniz bu hikayeyi bir roman olarak basmak istiyoruz…” diye.
Yazar, ”Birkaç sayfalık bir şeydi her halde, uğraşamam” diye düşünmüş. Ama gelen yüz civarındaki sayfaları merakla ve heyecanla okumuş. ”Bu şahane bir roman. Hatta son kırk yıldırdır yazdıklarımın arasına en iyisi” demiş ve böylece ”Onuncu Adam” romanı basılmış.
Hikaye İkinci Dünya Savaşı sırasında, işgal altındaki Fransa’nın bir hapishanesinde başlıyor…
Bir gün Almanlar, mahkumlara ertesi sabah her on kişiden birinin idam edileceğini söylüyor. Toplam otuz mahkum var. Üç kişi öldürülecek.
Yaşanan panikten sonra, mahkumlar adil bir şekilde kimin öleceğine karar vermek için aralarında kura çekmeye karar veriyorlar. Seçilen iki kişi sessizce bir köşeye çekilip, ölüm saatini beklemeye başlyor.
Üçüncü kişiye gelince- Chavel adında, zengin bir avukat. Kurada ismi çıkınca sinir geçiriyor, isyan ediyor, ölmeyi redd ediyor. Sonra da panikle onun yerine geçip, ölecek kişiye tüm mal varlığını, her şeyini devredeceğini söylüyor- Avukatlık bürosunu, tüm parasını ve taşradaki evini.
Korkaklıkla, onursuzlukla itham ediliyor, ama o geri kalan mahkumlara tek tek onun yerine ölmesi için yalvarıyor. Sonunda tüberküloz hastası olan genç bir mahkum teklifini kabul ediyor. İkiz kız kardeşinin ve yaşlı annesinin hayatını garantiye almak için onun yerine öldürülüyor 🙁
Hikayenin büyük bir kısmı buradan sonra başlıyor…
Chavel, hayatta kalmak ve özgürlüğüne kavuşmak uğruna her şeyini kaybediyor- Mesleiğini, parasını, evini, onurunu, insanların saygısını…
Bir süre aç, susuz sokaklarda yaşıyor. Gidebileceği başka bir yer bulamayınca da ayakları onu taşradaki çocukluk evine sürüklüyor. Onun yerine ölen kişinin annesinin ve kız kardeşinin yaşadığı eve.
Evi ilk gördüğünde hissettiklerini ve düşündüklerini yazar şöyle aktarıyor bize, ”Eskiden evin- insanın sahip olduğu bir şey olduğunu düşünürdü. Ama sahip olunan şeyler değişimin lanetini taşır. Yalnızca sahip olmadığın şey aynı kalır ve seni, ‘Hoş geldin’, diye karşılar. Gördüğü ev onun evi değildi. Bu ev aslında kimsenin evi değildi. Sadece bir evdi”…
Chavel, hayatta kalmak uğruna sattığı evin kapısını çalar ve takma bir isimle orada hizmetçi olarak çalışmayı kabul eder.
Onun yerine ölen kişinin varlığını her an hisseder. Vicdan azabı, eziklik, tanınma korkusu içinde günleri geçer. Genç kadını ve yaşlı annesini rahat ettirmek ve mutlu etmek için elinden geleni yapar. Yaşlı kadın ölünce genç kadına destek olmaya çalışırken, ona aşık olur ve bu aşk uğruna eve gelen bir üçkağıtçı tarafından öldürülür.
İlahi adaletin kararına sevinmiş gibi mutlu ve huzurlu ölür Chavel. Çünkü o da tıpkı onun yerine ölen kişi gibi, genç kadını korumak için sahtekarın onu öldürmesine izin verir.
Fazlasıyla düşündüren ve okuyucuyu birçok konuda kendisini sorgulamaya iten bir kitap. Ben sevdim bu hikayeyi ve okumanızı tavsiye derim.
*** Bu arada ben kitabı Bulgarca okudum. Türkçe olarak basılıp basılmadığını araştırmadım 🙂

0 Comments